18 Temmuz 2026 Cumartesi

Şairler ve Aşk


  Aşkı Hissettiren Nedir?

 Aşkı size hissettiren nedir? Romantik bir kitap mı, yada film ve ya dizi mi? Belki çevrenizde çok imrendiğiniz bir çift, yada benim gibi bir kaç kıta şiir. Aşık bir şairin kaleminden damla damla mürekkeple akmış şiirler. 

 Bunlar öyle etkili olabilir ki aşka inanmayan birisini dahi etkiler ama bir sorum olacak: Ya bizi etkileyen aşk değil de onu hissetmekse? Şöyle bir düşünün, öyle bir şey okuyorsunuz ki kelimeler iliklerinize kadar işliyor, vay be diyorsunuz, nasıl da sevmiş. Ama bazı sular göründüğünden daha derine ve karanlık olabilir.

 Hayatımıza aşk girdiğinde ne bekleriz? Huzur, güven, sevgi, sadakat. Özellikle de sadakat ki ben mutlak sadakatin olmadığı hiç bir aşka hiç bir ilişkiye inanmam. Çünkü benim fikrimce sadık olmayı beceremeyen birisinin hissettiği aşk doğru bir aşk değildir. Sadakatsizlik ne kadar da yanlış değil mi, ne kadar da aşağılayıcı. Onun verdiği güven ise ne kadar huzurlu. İşte sevgi, işte aşk, işte şairlerin mısra mısra, kıta kıta anlattığı o büyü.

 Anlatması zor ama anlaması o kadar da zor değil. Anlatmak istediğim şey şiirlerde bize değen şeyin aşk mı yoksa şairin aşkı mı olduğu. 

 Düşünün, şair çok aşık, çiçekli böcekli şiirler yazıyor, tatlı benzetmeler ve acı veren özlemlerle de bunu süslüyor ama zaman geliyor ve şair bu aşkını aldatıp başka bir aşka yüzüyor. Gene aşk şiirleri gene çiçekler ve böcekler. Biz iki şiirli de okuduğumuzda aşkı hissederiz, her ne kadar ikinci şiir bir aldatmacadan bir sadakatsizlikten ortaya çıksa da. Çünkü bize o duyguyu hissettiren aşkın doğruluğu değil şairin mürekkebidir. Şair duygularını döker ve biz de okuruz; bu aldatmaca da olsa, sadakat ile bağlı bir aşk da. 

 Bazen hissettiğimiz şeyin doğru olup olmadığını bilemeyiz ya, bizi tatmin eder, sürükler, içine çeker, damarlarımızda akar ama yanlış olup olmadığını anlayamayız çünkü bize bir şeyler hissettirir. Bu şiirler de böyledir ve bu şairler de bence bu hislerle yazar, kelimelerin şehvetiyle. 

 Şairler gönlünden geçeni doğru yanlış demeden yazıyor ve biz de gönlümüze teğet geçtiği için okuyoruz, bize değmesinin sebebi bu. 

 

 


 








 
 

4 Temmuz 2026 Cumartesi

Martin Eden


                       Martin Eden 

 Martin Eden' ın ne kadar mükemmel bir kitap olduğundan bahsetmeme gerek yok sanırım ama belki bilmeyen vardır diyerek büyük bir istekle Jack London' ın bu eserinden kısaca bahsedeceğim. 

 Martin Eden öncelikle mükemmel bir kitap ama mükemmel bir karakter değil ve onu müthiş yapan şey de bence bu. Kitap beni anlatımıyla büyülediği gibi önümüze sunduğu karakter gelişimi ile de büyülerdi. 

 Arzuladığı büyük bir isteği olan, ona ulaşmak için elinden geleni ardına koymayan bir karakterden bahsediyoruz ve biz de onun öğrenme ve gelişme yolculuğunda eşlikçisi oluyoruz. Duyduğu tutkulu bir aşkla başlayan bu istek bir çoğumuzun da korktuğu hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor. Peki size soruyorum, hiç rüyalarınızı süsleyen o hayalin aslında hiç gördüğünüz rüyadaki gibi olmadığını gördünüz mü? Bence hayal kırıklığından korktuğumuz kadar bu durumdan da korkmalıyız. En basitinden bir örnek; bir çiçeğe uzanıyorsunuz ve görünüşü kadar güzel kokmadığını fark ediyorsunuz ama ona uzanabilmek için dikenli bir tarlaya girdiniz, pahalı ve lezzetli görünün bir yemek sipariş ediyorsunuz ama tadının görünüşü kadar iç açıcı olmadığını fark ediyorsunuz, oysa ki o yemek çok pahalıydı. 

 Martin Eden' ın durumu da bu şekilde. Halktan birisi, alt tabakadan birisi o ve dünyadan bakıp da uzayda gördüğü parlak bir yıldıza aşık oluyor. Yıldızlara -üst tabakaya- ulaşabilmek için uykusunu, parasını ve zamanını feda ediyor. Hayaller kuruyor, rüyalara dalıyor. İlerliyor, ilerliyor ve ilerliyor. Yolun sonundaki o ışığın ise aslında hayalini kurduğu kadar parlak olmadığını görüyor. Onu tüketen de bu oluyor. Aşık olduğu yıldız aslında boşlukta asılı duran bir kütleymiş ve Martin kendi etrafını doldururken o boşluğun farkına varamamış. 

 Bu kitap herkes için değil, bu karakter de öyle ki sığ bir insan zaten anlayamaz. Bu kitap ''Gel de şaşırma. Aynasıza bak, sarhoş sandı beni iyi mi? Gerçi öyleyim. Bir kadının yüzüne bakıp sarhoş olacağımı hiç sanmazdım.'' diyen Martin Eden gibi duygularını hayatın ağırlığı ile birlikte hissedenlere: Tanrının çılgın aşığı olup hayatını bir buseye feda edebileceklere, huzuru hülyalarda bulanlaradır. 

 Bu kitap kök salamayanlara, her yere uyum sağlayıp bir yere tutunamayanlara, Martin Eden in değişi ile ''Ait olduğu yeri bulamamıştı çünkü. Kendini bulduğu her yere uyum sağlamış, işte ve eğlencede iyi olması sebebiyle, hakları için savaşma ve karşısındakinde saygı uyandırma isteği ve yeteneği sayesinde her zaman ve her yerde sevilen biri olmuştu. Ama hiç bir yere kök salamamıştı. Etrafındakileri memnun edecek kadar uyum sağlamış ama kendisi tatmin olmamıştı. Her zaman bir huzursuzluk hissiyle altüst olmuş, daima ötelerden gelen bir çağrıyı duymuş, kitapları, sanatı ve aşkı bulduğu ana kadar hep dolaşmış ve aramıştı. Sonunda buradaydı işte,'' bu hissi paylaşanlaradır. 

 Hastalığı bedeninde değil, ruhunda hisseden, iyileşemeyenleredir. 

 Martin Eden' dan bu kadar bahsettim. Peki ya size onun aramızda bir yerlerde olduğunu ve belki de kendimizin de birer Martin Eden olduğumuzu söyleseydim. Hemen anlatıyorum.

 Uykusuz gecelerin, bol tüketilen kafeinlerin ardından karşınızdaki o hedefe vardınız ve kendinize ''Tamam, ben buradayım ama şimdi ne olacak?'' diye sordunuz mu? Bu sorunun asıl sebebi tüm enerjinizi ve motivasyonunuzu zirveye giden yolda harcamanız ve zirveye vardığınızda aslen hala aynı kişi ve hala aynı hayata sahip olduğunuz fark etmenizdir. Müthiş bir sonuç beklersiniz ama hayatınızdaki çarklar yer değiştirse, temizlense veya paslansa da hala aynı şekilde döner. Bu ise bizi tatmin etmez.

 Ha bir de illüzyonlar var. Karşımızdaki hedef gözümüzde o kadar büyür o kadar şehvetlenir ki ulaştığınızda o şehveti yakalayamayabiliriz. elde ettiğimiz muazzam başarılar, attığımız büyük adımlar o kadar kalitelidir ki ulaştığımız hedefin değerini düşürür.

 Düştüğümüz büyük boşluklar, o anımızın ve geleceğimizin değersizleşmesi,  çabalarımızın boşa çıkmış gibi hissettirmesi ve durgunlaşma. Tüm bunlar hissedilebilecek en büyük hayal kırıklığıdır. 

 Blogumuda bu konuya yer vermemin sebebi benim de buna benzer bir durgunlukta olmam. Yakın zamanda yetenek sınavına girdim ve şimdi tüm yıl beklediğim gün bir kum saatinin taneleri gibi aktı, bense sonucu beklerken ne yapacağımı bilmiyor, karnımdaki ağrı ve göğsümdeki gerginlik ile umutsuzluk içinde bekliyorum. Ya hayal kırıklığına uğrayacak ve sınavı kaybedeceğim, ya da sınavı kazanacak ama dört yılımın hiç de hayal ettiğim gibi geçmeyeceğini öğreneceğim. Ama tabii ki bu bir ihtimal ve hiç birimiz sonuca ulaşmadan ne olacağını bilemeyiz. Bu ihtimal gerçekleştiğinde ise ya boşlukta sürüklenecek ya da kendimize yeni bir harita oluşturacağız. Ki söylemek isterim, Martin Eden oluşturamamıştı.

 







1 Temmuz 2026 Çarşamba

SİS


                                      SİS

 Bence bir çoğumuzun aşina olduğu ve adını koyamadığı bu hisse sis diyebiliriz. Hani bilgisayarımız çok ısınır da soğusun diye kapatırız ya, fikrimce beynimizde aynı mantıkla çalışıyor. 

 Heyecanlı olmam gereken bir durumun içerisindeyim ve benim yerimde olan öğrenciler belki korkuyor, belki panik veya üzgün ama ben hiçbir şey hissetmiyorum. Bu his öyle duygusuzluk gibi değil de daha çok duyguların gölgesi içimde üşmüş gibi. Hafifler ama her yeri kaplıyorlar, buna rağmen bir ağırlık vermiyor hatta sanki beynimin on off tuşuna basmışım da kapatmışım gibi hissettiriyor.

 Bir az da beni bu duruma sokan şeyden bahsedeydim, ben güzel sanatlar lisesi resim bölümü için yetenek sınavına  gireceğim. 2 yıllık hayallerim ve 1 yılımı verdiğim emeğime güveniyorum. 

 Azcık da kendimize güven hakkında konuşalım. Kendine güven dendiğinde tek bir şeyden bahsedilmiyor, eğer kendinize güvenecekseniz hayallerinize de güveneceksiniz, emeklerinize de güveneceksiniz ama en çok da bu yolda attığınız adımlara güveneceksiniz. Tevekkül edecek dua edeceksiniz ama en kıymetlisi tüm kalbiniz ile yapacaksınız bunu. Hayallerinizi düşünün, nefes almak gibi, değil mi? Nasıl ki nefes almadan yaşayamıyorsanız bu hayalin umudu olmadan da yaşayamayacağınızı fark edeceksiniz ve o adımı atacaksınız. Küçük bir adım olacak belki ama o küçük adım olmadan yol ne başlar ne de biter.

 Düşeceksiniz belki gerçekleşmeyecek ama denedim diyebileceksiniz, yaptım olmadı diyeceksiniz. Ben her zaman iki pişmanlık arasından birini seçerim. Bu pişmanlıklardan biri yapmadığımız şeyler için duyulan pişmanlıktır, sonucu belli değildir, denesek yapar mıydık yapamaz mıydık bilemeyiz, cevabını bilmediğimiz ve üzerine teoriler ürettiğimiz bir soru gibidir bu pişmanlık ama asla cevap anahtarı yoktur.

 Bir de benim her dağim avucumda tuttuğum pişmanlık var. Yaptığım eylemden duyduğum pişmanlık. Bir yola adım attım, nasıl ilerlediğimi gördüm ve sonucuna vardım. Kısaca giriş, gelişme ve sonuç anlarına da hakimim ve bu yola olabilecek tüm gelişmeleri düşünerek baş koydum. Sonucu biliyorum ve başlamadığım için pişman değilim, belki beni pişman edecek olan şey sonuçtur ama en azından, ya bu yolda adım atsaydım? pişmanlığını hissetmeyeceğim. Şunu bilin ki sahip olmadığınız bir yükü taşımak sahip olduğunuz bir yükü taşımaktan daha zordur bu yüzden o adımı atın ve sonucu öğrenin.

 Sonucu öğrenin ki içinizdeki sis dağılsın.

 Bu bloga ilk kez gelen sen, benim amacım öğrendiklerimi öğretip birilerine pusula olmak ve eğer bir kişinin bile yolunu aydınlatacaksam ne mutlu bana. 





29 Haziran 2026 Pazartesi

Hayat Herkese Aynı Bakmıyor




        Hayat Herkese Aynı Bakmıyor
 Bunu zaten biliyordum fakat bazen yalnızca bilmekle olmuyor. Nasıl desem, sanki duymuşuz, kulağımız aşina ama düşünmemişi gibi ve bence insanların farklılıkları gibi zamanın da aynı vakitte farklı akması muazzam. 

 En mutlu gününüzü düşünün; doğum gününüz, mezuniyetiniz, düğününüz veya sadece sevdiklerinizle geçirdiğiniz sakin ama mutlu bir an. Bir de en kötü gününüzü düşünün; büyük bir kavga, hayal kırıklığı, cenaze, küslük...

 Birbirine zıt olan bu iki duygu aynı yin ve yang gibi aynı çemberin içinde dönüyorlar ve evet, bu iki duygunun içinde de birer nokta var.

 Mutluluğu ele alalım, kahkahalar, yüzlerden silinmeyen o gülümsemeler, gün bittiğinde ''Zaman ne kadar da hızlı geçti.'' dediğimiz o geceler. İşte bu beyaz dairenin içinde de bir siyah leke var. Bu siyah leke akıp giden zamanın ta kendisidir. Gün bittiğinde gelen ''Keşke o anı tekrar yaşasam, keşke hiç bitmemiş olsa.'' dileği, ve belirsiz bir yarın. Geçirdiğimiz mutlu günün tam ortasında duran o siyah nokta aslında bizi mutlu eden şey. Nasıl yani? Bir düşünün, her gününüz mutlu, her gün yüzünüz gülüyor ve siz hayatınızın her anında olan o duyguyu özleyebilir misiniz? Bizim mutluluğu hissetmemizin asıl sebeplerinden biri de onu özlememiz, ona ihtiyaç duymamız. Mutluluğu değerli görüyoruz çünkü o bizi karanlıktan sıyırıp etrafındaki ışığa sürüklüyor. 

 Bir de kimsenin adını anmak istemediği ama birçoğumuzun da içinde bulunduğu o siyah daire var. O dipsiz kuyunun içindeki beyaz nokta ise çok değerli. İçinde bulunduğumuz karanlıkta önümüzü göremeyiz, kendimizi sonsuzluğa uzanan bir boşluğun içinde buluruz. O karanlıkta bize uzanan hiç bir eli göremeyiz, duyduğumuz sesler yabancılaşır ve biz o karanlık dairenin içine gömülürüz. İşte tam da bu anda bir ışık kendini gösterir, tek bir farkla. O beyaz daire bu sefer geçmişin kendisidir. Mutluluklar, hülyalar, kahkahalar... hepsi bir film şeridinde toplanmıştır. 

 İçinde ışığı barındıran bu kuyunun ve içinde leke olan bu ışığın birleşimi ise hayatın ta kendisidir. Hayat aynı yin ve yang gibidir. 

 Benim bunu fark etmem ise hayatımın en beyaz gününde siyah noktanın farkına varmamla oldu. Hayatımın en güzel günüydü, sevdiklerimle saatler geçirdim, fotoğraflar be videolar çektim, müzik eşlinde dans ettim... İşte ben bunları yaşarken hayat bir başkasına bana baktığı gibi bakmıyormuş ve ben bunu bilerek o günü yaşadım. Ben gülmekten ağlarken birisi acı göz yaşları döküyormuş, ben sevdiklerimle anı paylaşırken o sevdiği birinin acısıyla daralıyormuş, bu hayatın her köşesinde böyle, hayat zıtlıklarla dolu ve zaman o zıtlıkları bize bir arada gösteriyor. 

 Işıltılı bir günde o siyah lekeyi hatırlayın çünkü o zamanın gelip geçici olduğunu size fısıldarken, karanlık  bir gündeki o beyaz nur hayatın iniş çıkışlarını, mutluluğun ne kadar kıymetli olduğunu size hatırlatacak. 

 

























 








Şairler ve Aşk

  Aşkı Hissettiren Nedir?  Aşkı size hissettiren nedir? Romantik bir kitap mı, yada film ve ya dizi mi? Belki çevrenizde çok imrendiğiniz bi...